Dakikalardır masada duran bir
tabak üzüme bakıp duruyorum. Ne yapabilirim? Elimden ne gelir? Neyi eksik
yapıyorum? Anlamadığım ne? Bu tanıdık bir çaresizlik.
Yirmi
dört yaşındayım, kendimi hem çocuk gibi hissediyorum hem de tükenmiş bir kadın
gibi. Kelimelerle ifade etmesi zor. Gençlik
sanki kayıp. Hiç yaşamadığım bir dönem… Hatırladığım en eski anı balkondan
babamın eve dönüşünü bekleyişim, çok bulanık. Kardeşim olmadığı için annem ve
babam tüm sevgisini bana verdi, hatta birbirlerine beslemeleri gereken sevgiyi
bile. Onların derin sevgisi ve abartılı koruyucu tavrı beni
küçük bir alana hapsetti. Oyuncak bebeklerimle tekli koltuğun üzerinde bir
dünyam vardı ama orada sırtım dönük otururken her şeyi duydum, her şeyi gördüm. Bir çocuğum olsa asla görmemesini isteyeceğim türden şeyleri...
Babamın
alkol problemi olduğunu kabul etmem zor oldu. Bir kızın ilk aşkı babasıdır gibi bayağı tuhaf bir söz vardır. Babam benim için daha çok oyun arkadaşı ve kardeş
gibiydi. Beni dünyadaki her şeyden çok sevdiğini bilirdim. Ama akşamları tıpkı
hikayedeki gibi kötü kurt olunca, bağırıyor ve sonra da susuyordu. Annemiz hep
öfkeliydi. Hep mutsuzdu. Bu huyu için anneme öfke beslerdim. Neden biraz olsun
gülmeye çalışmıyordu? Neden babamın sinirlenmesine neden oluyordu? Neden
sözlerine dikkat etmiyordu? Doğrusu bugün bile sözleri anlamsız ve faydasız,
diken gibi batmaktan ve kanatmaktan başka bir fonksiyonu yok.
Annemin
takıntıları var. Eve birinin girmesinden, yolda bir evsizin ona dokunmasından,
çamaşır makinesindeki bir arızadan dolayı üst kattaki pis suyun çamaşırlarımıza
bulaşmasından korkuyor. Pencerelerin önüne biblo, kapını üzerine kağıt koyarak
kapalı olduklarından emin oluyor. Bu davranış bozukluğu ona anneannemden
hatıra, hala da en çok yüklendiği çocuğu annemdir ama hepsini yönetir. Annem, hayatı
boyunca kendi annesi başta olmak üzere herkes tarafından ezilmiş bir kadın ve
çok güzel. Sadece fiziksel olarak değil, tüm anlamlarıyla güzel.
İşin
tuhaf yanı babam annemi, annemse babamı suçluyor ama hangisinin önce tedaviye
ihtiyacı olduğunu tam hatırlayamıyoruz. İkisini de doktora gitmeye ikna ettim
elbette. Günümün yarısını tezler ve uzmanlar tarafından yazılmış kitaplar
okuyarak geçirdim ve dedim ki: “doktora gitmenizi istiyorum.” Gittiler. Ama
iyileşmek istiyorsanız ilaçtan fazlası gerekir.
Babam
bu hafta dördüncü kez gizlice sarhoş oldu ve bu konuda çok ketum. Konuşmaya
çalıştım ve bence korkunç bir hataydı. Söylediğim hiçbir şey zihnine ulaşmadı,
tıpkı şuan olduğu gibi gözlerim ağlamaktan şişti. Neden ağlıyorum? Çoğunlukla
sinirden, birazcık çaresizlikten ve biraz da korkudan. Bunu hak etmiyorum.
Kimse etmez. Bugün ona bayağı ters davrandım ve saat 2’den beri içtiği ve
dün de içmiş olduğu için tam olarak ayık değildi. İşte alkolizmin en beter
yanı budur. Asla konuşacak doğru anı yakalayamazsınız. Ya ayılıyordur ya da
yeni yeni sarhoş oluyordur.
Bana
bir tabak üzüm getirip masama bıraktı, zorla birkaç tane de ağzıma tıktı.
Bırakıp gitmek ve bu saçmalıklara daha fazla katlanmak istemiyorum.
Yaşlandığımı, eridiğimi, gözlerimin artık boş baktığını görüyorum. Ama çekip
gitmeyi zorlaştıran da bu işte. Bir tabak üzüm, bir sembol, beni buraya bağlayan
zincir. Geleceğime bakıyorum ve kendimi göremiyorum. Ben yokum. Benim dışımda
herkes bir yerlerde ama ben yokum. Silinmişim sanki. Kendim için bir şeyler yaptığımı hatırlamıyorum ya da nasihat veren birini... Evin annesi ben oldum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder