...sonra birden ve büyük bir süratle tuvaletteki yedi sekiz kabinden en uzak ve en kişiliksiz görünenine gitti. Şansına içeri girmek için para atmak gerekmiyordu. Kapıyı arkasından örttü ve azıcık güçlük çekerek sürgüyü kilitli konuma getirdi. Böylesi bir çevreye aldırdığına dair herhangi bir belirti göstermeksizin oturdu. Kendini daha küçük, daha yoğun bir birim haline getirmek istermişçesine dizlerini sımsıkı birleştirdi. Ondan sonra, ellerini dikey olarak gözlerinin üzerine koyup topuklarını kuvvetle yere bastırdı; optik siniri felce uğratıp tüm görüntüleri uzay boşluğu gibi bir siyahlığın içinde boğmak istiyordu sanki. Gerilip uzamış parmakları titremekle birlikte ya da titredikleri için garip bir biçimde zarif ve güzel görünüyorlardı. Franny, havada asılı bir an boyunca bu gergin, neredeyse ceninsel konumda kaldı ve sonra da boşandı artık. Tam beş dakika süreyle ağladı. Keder ve mahçubiyetin o gürültülü gösterilerinin hiçbirini bastırmaya çabalamadan: kriz geçiren bir çocuğun yarı kapalı gırtlak kapağından dışarı çıkmak isteyen soluğunu koyverirken boğazından çıkardığı bütün o katılma seslerini çıkararak. Ama yine de sonunda durduğunda sadece durdu; şiddetli bir iç dış patlamayı genellikle izleyen sancılı, bıçak gibi iç çekmeler olmadan duruverdi.
Durduğunda sanki zihninde çok önemli ve ciddi bir kutup değişikliği, bedeni üzerinde anında sakinleştitrici etki yaratan bir değişim olmuş gibiydi. Gözyaşlarından yol yol olmuş fakat adamakıllı ifadesiz, adeta boş ve anlamsız yüzüyle çantasını yerden aldı, açtı ve bezelye yeşili kumaşla ciltlenmiş küçük kitabı çıkardı. Onu kucağına, daha doğrusu dizlerine, koydu ve bezelye yeşili kumaş ciltli küçük bir kitabın bulunabileceği en iyi yer orasıymış gibi gözünü dikip onu seyretmeye koyuldu. Bir an sonra kitabı oradan aldı, göğüs hizasına kaldırdı ve onu bedenine bastırdı, sıkıca, kısacık bir süre için. Sonra onu yeniden çantasına koydu, ayağa kalktı ve kabinden çıktı. Yüzünü soğuk suyla yıkadı, yukarıdaki raflardan birinden aldığı havluyla kuruladı, dudak boyasını tazeledi, saçını taradı ve tuvaletten çıktı.
"Tek bildiğim şu, aklımı kaçırıyorum." dedi Franny. "Ego ego ego. Bıktım usandım. Kendiminkinden de, başkalarınınkinden de. Bir yere varmak, farklı ve ayrıcalıklı bir şeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen herkesden bıktım usandım. İğrenç bir şey bu, iğrenç iğrenç! Kimin ne dediği umurumda bile değil."
Lane bu sözler üzerine kaşlarını kaldırdı ve görüşünü daha iyi belirtmek için arkasına yaslandı. "Sırf rekabetten korkmadığına emin misin?" dedi önceden hesaplanmış bir sukunetle. "Bu işten fazla anlamam ama iyi bir psikanalist, yani gerçekten yetenekli biri, senin bu sözlerini muhtemelen..."
"Rekabetten filan korktuğum yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet edeceğimden korkuyorum ben. Beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım Tiyatro Bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullandırılmışım diye, alkışlardan ve insanların benim için deli divane olmasından hoşlanıyorum diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. Tam bir hiç kimse olacak cesaretimin olmamasından usandım. Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım."
Hafifçe içini çekti ama ahizeyi kulağında tutmaya devam etti. Bağlantının resmen kesilmesini tabii ki çevir sesi izledi. Franny bu sinyali, dinlemesi olağanüstü güzel bir şey olarak, daha doğrusu, temel sesizliğin yerini dünyada tutabilecek en güzel ses olarak algılamış olmalıydı. Ama bunu dinlemekten ne zaman vazgeçeceğini de biliyormuş gibiydi aynı zamanda, sanki dünyada ne kadar bilgelik varsa iyi kötü, hepsi birden bire kendisinin olmuş gibi. Ahizeyi yerine bıraktığında, bundan sonra ne yapacağını da biliyormuş gibi bir hali vardı. Sigara ile ilgili öteberiyi kaldırdıktan sonra üstüne oturduğu yatağın poplin örtüsünü açtı, terliklerini çıkardı ve yatağa girdi. Derin, deliksiz bir uykuya geçmeden önce birkaç dakika sessiz sedasız yattı öylece, tavana doğru gülümseyerek.
Franny And Zooey
J.D. Salinger


