23 Temmuz 2012 Pazartesi

Franny


...sonra birden ve büyük bir süratle tuvaletteki yedi sekiz kabinden en uzak ve en kişiliksiz görünenine gitti. Şansına içeri girmek için para atmak gerekmiyordu. Kapıyı arkasından örttü ve azıcık güçlük çekerek sürgüyü kilitli konuma getirdi. Böylesi bir çevreye aldırdığına dair herhangi bir belirti göstermeksizin oturdu. Kendini daha küçük, daha yoğun bir birim haline getirmek istermişçesine dizlerini sımsıkı birleştirdi.  Ondan sonra, ellerini dikey olarak gözlerinin üzerine koyup topuklarını kuvvetle yere bastırdı; optik siniri felce uğratıp tüm görüntüleri uzay boşluğu gibi bir siyahlığın içinde boğmak istiyordu sanki. Gerilip uzamış parmakları titremekle birlikte ya da titredikleri için garip bir biçimde zarif ve güzel görünüyorlardı. Franny, havada asılı bir an boyunca bu gergin, neredeyse ceninsel konumda kaldı ve sonra da boşandı artık. Tam beş dakika süreyle ağladı. Keder ve mahçubiyetin o gürültülü gösterilerinin hiçbirini bastırmaya çabalamadan: kriz geçiren bir çocuğun yarı kapalı gırtlak kapağından dışarı çıkmak isteyen soluğunu koyverirken boğazından çıkardığı bütün o katılma seslerini çıkararak. Ama yine de sonunda durduğunda sadece durdu; şiddetli bir iç dış patlamayı genellikle izleyen sancılı, bıçak gibi iç çekmeler olmadan duruverdi. 


Durduğunda sanki zihninde çok önemli ve ciddi bir kutup değişikliği, bedeni üzerinde anında sakinleştitrici etki yaratan bir değişim olmuş gibiydi. Gözyaşlarından yol yol olmuş fakat adamakıllı ifadesiz, adeta boş ve anlamsız yüzüyle çantasını yerden aldı, açtı ve bezelye yeşili kumaşla ciltlenmiş küçük kitabı çıkardı. Onu kucağına, daha doğrusu dizlerine, koydu ve bezelye yeşili kumaş ciltli küçük bir kitabın bulunabileceği en iyi yer orasıymış gibi gözünü dikip onu seyretmeye koyuldu. Bir an sonra kitabı oradan aldı, göğüs hizasına kaldırdı ve onu bedenine bastırdı, sıkıca, kısacık bir süre için. Sonra onu yeniden çantasına koydu, ayağa kalktı ve kabinden çıktı. Yüzünü soğuk suyla yıkadı, yukarıdaki raflardan birinden aldığı havluyla kuruladı, dudak boyasını tazeledi, saçını taradı ve tuvaletten çıktı.


"Tek bildiğim şu, aklımı kaçırıyorum." dedi Franny. "Ego ego ego. Bıktım usandım. Kendiminkinden de, başkalarınınkinden de. Bir yere varmak, farklı ve ayrıcalıklı bir şeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen herkesden bıktım usandım. İğrenç bir şey bu, iğrenç iğrenç! Kimin ne dediği umurumda bile değil."


Lane bu sözler üzerine kaşlarını kaldırdı ve görüşünü daha iyi belirtmek için arkasına yaslandı. "Sırf rekabetten korkmadığına emin misin?" dedi önceden hesaplanmış bir sukunetle. "Bu işten fazla anlamam ama iyi bir psikanalist, yani gerçekten yetenekli biri, senin bu sözlerini muhtemelen..."


"Rekabetten filan korktuğum yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet edeceğimden korkuyorum ben. Beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım Tiyatro Bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullandırılmışım diye, alkışlardan ve insanların benim için deli divane olmasından hoşlanıyorum diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. Tam bir hiç kimse olacak cesaretimin olmamasından usandım. Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım."



Hafifçe içini çekti ama ahizeyi kulağında tutmaya devam etti. Bağlantının resmen kesilmesini tabii ki çevir sesi izledi. Franny bu sinyali, dinlemesi olağanüstü güzel bir şey olarak, daha doğrusu, temel sesizliğin yerini dünyada tutabilecek en güzel ses olarak algılamış olmalıydı. Ama bunu dinlemekten ne zaman vazgeçeceğini de biliyormuş gibiydi aynı zamanda, sanki dünyada ne kadar bilgelik varsa iyi kötü, hepsi birden bire kendisinin olmuş gibi. Ahizeyi yerine bıraktığında, bundan sonra ne yapacağını da biliyormuş gibi bir hali vardı. Sigara ile ilgili öteberiyi kaldırdıktan sonra üstüne oturduğu yatağın poplin örtüsünü açtı, terliklerini çıkardı ve yatağa girdi. Derin, deliksiz bir uykuya geçmeden önce birkaç dakika sessiz sedasız yattı öylece, tavana doğru gülümseyerek.

Franny And Zooey
J.D. Salinger

22 Temmuz 2012 Pazar

El Laberinto Del Fauno


Bir zamanlar, hiç yalanın ve acının olmadığı bir yeraltı krallığında insanların dünyasının hayalini kuran bir prenses yaşarmış. Mavi gökyüzünü, meltemi ve parlayan güneşi hayal edermiş. Günün birinde muhafızlarını atlatan prenses saraydan kaçmış. Ama dışarı çıktığında güneşin parlaklığı onu kör etmiş ve geçmişe ait izleri hafızasından silmiş. Prenses nereden geldiğini ve kim olduğunu unutmuş. Vücudu soğuktan, hastalıktan ve acıdan mustarip olmuş. Sonunda da ölmüş. Ama kral babası, ruhunun günün birinde yeni bir bedende, başka bir yer ve zamanda geri döneceğine eminmiş. O yüzden son nefesini verene kadar kızını bekleye ant içmiş. Ta ki dünya durana dek...
                                   
Ve anlatılanlara göre Prenses babasının krallığına geri dönmüş. Temiz kalbi ve adaletiyle yüzyıllarca hüküm sürmüş. Halkı tarafından çok sevilen biri olmuş. Yeryüzünde yaşadığı sürece arkasında bıraktığı izler ise sadece bakmasına bilene görünürmüş.




''Büyüyorsun. Yakında hayatın peri masalına benzemediğini öğreneceksin. Dünya zalim bi yer, zamanla öğreneceksin. İncinsen bile... O kadar çok adım oldu ki ve bunlar da yalnızca ağaçların ve rüzgarların söyleyebileceği isimler olmuştur. Ben dağım, orman ve rüzgarın ta kendisiyim. Bendeniz Pan'ım.''







Kederli ve uzak bir ülkede sert ve kara taşlardan oluşmuş kocaman bir dağ varmış. Gün batımında, dağın tepesinde onu yerinden koparana ölümsüzlük veren bir gül açarmış. Ama kimse yanına dahi yaklaşmaya cesaret edemezmiş. Çünkü dikenleri ölümcül bir zehirle doluymuş. İnsanlar kendi aralarında ölüm korkusundan, acıdan söz eder ama vaat edilen ebedi yaşamdan kimse bahsetmezmiş. Böylece gül,mirasını kimseye yadigâr bırakamadan her geçen gün solmaya devam etmiş. Hem de o unutulmuş, soğuk ve karanlık dağın tepesinde... Sonsuza kadar tek başına...


El Laberinto Del Fauno

2006

Guillermo Del Toro

Kimi İnsanlar

Kimi insanların başkalarıyla arası bozuktur, kendileriyle arası bozuktur, yaşamla arası bozuktur. Bu kişiler tiyatro oynar ve oynadıkları oyunun metnini, yoksun bırakıldıkları şeye göre yazar.


Paulo Coelho,  Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum,Ağladım

The Catcher in The Rye


Büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk... Başka kimse yok ortalıkta, yetişkin hiç kimse yani, benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum... Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgınca bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgınca bir şey...

J.D Salinger - The Catcher in The Rye 

20 Temmuz 2012 Cuma

Lovecraft


"Bi­lin­me­ye­nin sı­nı­rı son­suz­lu­ğun ve sınırsızlığın üst ­ta­ba­ka­sı­nı ka­zı­mak­tan baş­ka bir­şey ya­pa­maz."



"Yeryüzündeki en merhametli şey, insan zihninin çevresindeki her şeyle bağlantı kurma konusundaki yetersizliğidir herhalde. 
Sonsuzluğun kara denizlerinin ortasındaki dingin bir cehalet adasında yaşıyoruz ve çok uzaklara yolculuk etmek bize göre değil. Her biri kendi yönünde ilerlemeye çalışan bilimler, şimdiye dek bize pek zarar getirmedi. Ancak günün birinde ayrık bilgilerin birleştirilmesi önümüze öylesine korkunç gerçeklik manzaraları serecek ve oradaki tatsız konumumuzu açığa vuracak ki ya bu keşif karşısında çıldıracağız ya da ölümcül ışıktan kaçıp yeni bir Orta Çağın huzuruna ve güvenliğine sığınacağız."

H. P. Lovecraft


melancholia

film 2011

Lars von Trier

Kuzgun



Yem olmamak için azgın fırtınaya, sığınmıştım bir ardıcın kovuğuna;
Sabırsızlıkla beklerken sabahı, ilişti gözlerime sıcak bir odanın
aydınlığı.
Gözlerimi diktim camlara, baktım içeride genç bir adam tek başına
oturmakta;
Ölümün gölgesi düşmüş gözlerine, başı önde derin derin düşünmekte
Kendi çilem yetmezmiş gibi bana, uçtum yüzü kederle güzelleşen bu
adama
Mezer taşını andıran bir koltukta oturan o yıkılmış adama.


Kasvetli bir gece yarısı, düşünürken zayıf, tasalı
Yabansı, tuhaf sesi üzerine eski, unutulmuş bilgilerin,
Uykunun eşiğinde düşerken başım öne, aniden bir tıkırtı geldi içeriye
Sanki biri usulca vurdu, vurdu kapısına odamın
"Bir ziyaretçi olmalı," diye mırıldandım, "bir ziyaretçi çalıyor kapısını
odamın
Yalnızca bu, başka bir şey değil."






Korkunca kanatlarımın sesinden, ürküttüm onu istemeden,
Başladı kendi kendine konuşmaya, belki de ihtiyacı vardı bir arkadaşa
Nasıl bir acıydı onu böyle içine döndüren, gözleri açıkken kabuslar
gördüren,
Keşke konuşacak kadar gelişmiş olsaydı dilim, bu düşküne hemen yardım
ederdim
O ise unuttu bile beni, unuttu odasının önündeki gölgemi.
Anlamsızca mırıldanıyor dudakları, yitik bir bakışı gizliyor
gözkapakları.




Ah, çok iyi anımsıyorun, solgun bir aralıktı
Ölen her kor bırakıyordu hayaletini döşemeye ayrı ayrı
Nasıl diledim nasıl, bir sabah olsa; -ödünç almak için aradım kitaplarımda
Acının ara verdiği anı boşuna -yitirdiğim Lenore'un verdiği acı-
O eşsiz, ay yüzlü masum kız, meleklerce konmuştu Lenore adı,
Sonsuzluğa karışan o yitik adı


Fısıldayınca böyle sevgilisinin adını, yaşayacak sanıyor yeniden o
tutkulu anları
Buruk bir sanrı salınıyor tüllerle, salınıyor tüllere bürünmüş bir
genç kız görünümünde
Salınıyor ışığın aydınlatmaya yetmediği bu alacakaranlık adamın
yüreğinde,
Bitmek tükenmek bilmeyen o uğursuz kış gecesinde,
Titrek bacaklarının üzerinde doğrularak, dinlemeye çalışıyor o tuhaf
hayali
En renkli düşlerin bile özlemini dindiremeyeceği o narin hayali


İpeksi mor perdelerin üzgün, kararsız sesi
Ürküttü beni, o güne kadar hissetmediğim bir dehşetti kaplayan içimi
Hızla çarparken yüreğim, sürekli yineledim
"Bir ziyaretçi," dedim, "içeri girmeyi diliyor kapısında odamın
Geç kalmış bir ziyaretçi, girmeyi diliyor kapısında odamın
Hepsi bu, başka bir şey değil"


Dikkatsiz bir kıpırdanış, fark ettirdi beni, fark ettirdi kara
gölgemi.
Yine de anlamış değil, benim yalnızca bir kuş olduğumu;
Ona yardım etmek için güvenli yuvamı bırakıp penceresine konduğumu.
O kendi cinnetini büyüterek içinde, savuruyor belleğini karanlık
rüzgarların önüne;
Gizli bir zevk de alıyor bundan, damarlarında dolaşan o katıksız
acıdan.
İşitiyorum korkusunu duvarların ardından, görüyorum sararmış yüzünü
pencerenin kenarından.


Ruhuma güç geldi aniden, artık ikircime düşmeden
"Bayım," dedim, "ya da bayan, diliyorum sizden affımı
Ancak şudur olan, uyukluyordum, çalındı kapım,
Çalındı belli belirsiz, kapımı tıkırdatan sizdiniz;
Öyle ki emin olamadım duyduğuma bir tıkırtı" - İşte açtım ardına dek kapımı;
- Yalnızca karanlık, başka bir şey değil


Yanlış yerde arıyor beni, bir insan sanıyor bu solgun sisler içinde
bekleyeni.
Çok genç sayılmasa da tanıyamamış daha insanoğlunu;
Umut diye onlara sesleniyor hala, hiç anlayamamış yaşamı bu zavallı
budala.
KAhrediyorum dilsizliğime, seslenmek isterdim bu talihsiz şaire;
Boşuna dikme gözlerini gecenin sisine, o genç kızın hayalini artık
bekleme,
O çoktan karıştı toprağın tenine, çoktan alıştı sessizliğin sesine.


Karanlığın derinliklerini gözledim, uzun süre orada korkuyla merakla bekledim
Şüpheyle düşledim hiçbir ölümlünün düşünmeye cesaret edemeyeceği düşler;
Ama sürekliydi sessizlik ve hiçbir yanıt vermedi
Söylenen tek sözcük, fısıldanan bu addı, "Lenore?"
Fısıldadım, yankı bana fısıldadı yeniden, "Lenore!"
Yalnızca bu, başka bir şey değil.


Odama döndüğümde, bütün ruhum yanıyordu bedenimde.
Yeniden duydum daha güçlü bir tıkırtı,
"Eminim," dedim, "eminim, bu bir şey penceremin kafesindeki;
Bakmalı ne ise oradaki, çözmeli bu sırrı;
Yalnızca rüzgar, başka bir şey değil!


Kepengi açınca, gördüm kanat çırpan telaşla,
Geçmişin kutsal günlerinden gelen heybetli bir kuzgun,
Aldırmadan hiç bana, durup dinlemeden bir dakika,
Bir lord ya da lady edasıyla, tündei odamın kapısına,
Tünedi Pallas büstüne, duran kapımın hemen üstünde;
Tünedi ve oturdu, hepsi bu.


Bu abanoz siyahı kuş takındığı sert, kara ifadeyle,
Döndürdü karamsarlığımı bir gülümsemeye.
Dedim: "Kesinlikle korkak değilsin, kırık olmasına rağmen sorgucun,
Gecenin kıyısından gelen, ölüye benzeyen antik kuzgun,
Söyle nedir gecenin ölüler kıyısındaki adın!"
Dedi: "Hiçbir zaman!"


Şaşırdım bu tuhaf kuşun konuşmasına, böyle açıkça,
Çok kısa ve ilgisiz olmasına rağmen yanıtı;
Katılmadan edemeyiz bu fikre kutsanmamıştır hiç kimse
oda kapısının üstünde bir kuş görmekle;
Kuş ya da canavar tüneyen kapısının üstündeki büste,
anılan "Hiçbir zaman" gibi bir isimle.


Ama kuzgun tek başına oturarak sakin büstün üzerine;
Yalnızca bir sözcük söyledi, o sözcük taşıyordu sanki ruhundan;
Ne tek bir tüyünü kıpırdattı, ne de başka bir şey çıktı ağzından.
Ta ki ben zoraki mırıldanana kadar, "Daha önce diğer arkadaşları uçup gitti;
Yarın o da terk edecek beni, tıpkı uçup giden umutlarım gibi,
Ama kuş dedi: "Hiçbir zaman!"


Ürktüm sessizliği bozan bu yerinde yanıttan,
"Kuşkusuz," dedim, "bildiği bu birkaç sözcüğü,
Öğrenmiş, insafsız belaların kovaldığı mutsuz bir sahipten;
Şarkıları tek nakarat oluncaya kadar kovalanan o mutsuz kişiden.
Öğrenmiş, umudun ağıdı olan şu kederli nakaratı:
"Hiç-hiçbir zaman!"


Ama kuzgun hala döndürüyordu hayalimi gülümsemeye;
Oturdum kuşun, büstün, kapının önündeki koltuğun üstüne;
Gömüldükçe kadife yastığın içine, gömüldüm hayalden hayale,
Düşündüm geçmişten gelen bu uğursuz kuşu;
Geçmişten gelen bu zalim, tuhaf, korkunç, sıkıcı, uğursuz kuşu.
O tekrarladı ilençli sesiyle, "Hiçbir zaman!"


Oturup, tahmine koyuldum tek hece söylemeden kuşa,
Ateşli gözleri kalbimi dağlayan kuşa;
Tahminimi sürdürdüm yaslayarak başımı;
Lambadan süzülen ışığın aydınlattığı yastığın kadife kumaşına,
Lambanın aydınlattığı menekşe moru kadife şekilleniyordu ışıkla;
O hiç yaslanamayacak, ah! Hiçbir zaman, bir daha!


Sanki hava ağırlaştı gizli bir buhurun kokusuyla; sallandı yer,
Ayaksız meleklerin adımlarıyla, ayak sesleri dönüştü tüy kaplı zeminde
çıngırak seslerine.
"Zavallı," diye bağırdım kendime, "Tanrın gönderdi bu iksiri sana
melekleriyle,
Unutasın diye bir an Lenore'un anılarını.
İç, kana kana iç bu ilacı, unut artık şu yitik Lenore'un aşkını!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"


"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Bir kışkırtıcı mıydı seni gönderen, ya da fırtına mı bu kıyıya getiren,
Yine de çok cesursun bu ıssız, büyülenmiş yerde-
Korkunun terk etmediği bu evde -yalvarırım bana doğruyu söyle-
Var mı? Var mı umar Tur-i Sina'da? -söyle- yalvarırım söyle!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"


"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Üzerimizde uzanan cennet adına, ikimizin inandığı tanrı adına;
Söyle bu hüzün yüklü ruha, o uzak cennette,
Sarılabilecek miyim, meleklerin Lenore diye adlandırdığı o kutsal kıza?
Sarılabilecek miyim meleklerin Lenore diye andığı o eşsiz, ay yüzlü kıza?
Kuzgun dedi: "Hiç - hiçbir zaman!"


"Bu sözcük ayrılığımıza işaret olsun kuş ya da iblis!" diye bağırdım.
"Geri dön fırtınana, dön gecenin ölüler kıyısındaki diyarına!
Tek bir kara tüyünü bile bırakma, işareti olarak ruhunun söylediği o yalanın!
Yalnızlığımı bozma! Kapımın üstündeki büstü terk et!
Gaganı çıkar yüreğimden, bedenini kapıdan al git!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"


Kuzgun bir an olsun ayrılmadı, oturdukça oturdu,
Oturdukça oturdu oda kapımın hemen üstündeki Pallas büstünde;
Benziyordu gözleri hayal kuran bir şeytanın görüntüsüne,
Vuruyordu kara gölgesini yere lambadan yansıyan ışık;
Kapalı kaldu ruhum bu kara gölgenin içinde,
Kurtulamayacak - Hiçbir zaman!


Edgar Allan Poe

19 Temmuz 2012 Perşembe

Julip

Hayali dünyayı bir arada tutmak için hayatımı yorularak geçirmek istemedim. Tik taklar arasına sıkışmak yerine yıldızlar kadar sade, kendisini gelgitlere kaptırmış zaman gibi bir hayat yaşamak istedim ve zaaflarımın içinde oyalanmak yerine, tam anlamıyla bu hayata uyum sağlamam gerektiğini fark ettim.

JIM HARRISON, Julip 

Lotus Flower

Nilüfer çiçeğinin bal tadını aldıktan sonra, bulundukları yerde kalmaktan, oradaki insanlarla birlikte yaşamaktan ve o çiçekle beslenmekten başka bir şey istemez oldular. Artık ne evlerini hatırlıyorlar ne de kendi topraklarına dönmeyi istiyorlar.

HOMEROS, Odysseia

song to the siren


İşte kimsenin bilmediği sır burada yatıyor.

Ruhun umut edebileceğinden ve zihnin saklayabileceğinden daha fazla...

Büyüyen hayat adlı ağacın,gökyüzünün gökyüzü, kökünün kökü ve goncasının goncası, ve yıldızları gökyüzünde tutan mucize de bu zaten.

Ben kalbini taşıyorum. Onu kalbimde taşıyorum.

Sevilecek sadece tek bir şey vardır ve bu sen olamazsın.


Here is the deepest secret nobody knows. Here is the root of the root and the bud of the bud and the sky of the sky of a tree called life; which grows higher than soul can hope or mind can hide. And this is the wonder that's keeping the stars apart... I carry your heart, I carry it in my heart. 


I Carry Your Heart With Me
E. E. Cummings





Her Şey Maviye Dönüyor


Bir zamanlar Candy ve Dan yaşardı. O yaz çok sıcaktı. Balmumu, ağaçların içinde eriyordu. Balmumları içimizde erirdi. Balkonlara tırmanırdı. O kız için her yere tırmanır, her şeyi yapardı. Benim Danny'im. Binlerce kuş, en küçük kuşlar bile kızın saçlarını süslerdi. Her şey altındandı.

Bir gece yatak tutkuyla alev aldı. Çok yakışıklıydı ve çok iyi bir hırsızdı. Güneş ışığı çikolata ile beslendik. Sınırsız haz ile dolu öğleden sonrasıydı.

Cesur Danny.

Candy kayıplara karıştı.

Günden kalan son güneş ışınları köpek balıkları gibi yüzüyor. Bu sefer senin gibi yapmak istiyorum.

Hayatıma çok hızlı bir şekilde girdin ve bunu çok sevdim.

Kendi eğlence çamurumuzda boğulduk. Ama sonra kopukluklar başladı.

Dünya yana eğiliyor. Amacımız bu. Bunun peşindeyiz.

Sen içimdeyken, ölümle evlendim.
Havuzdaki canavar asla uyumaz. Kedilere, tavuklara havlamak köpeklerin doğasında var. Baktığım her yerde seni görüyorum. Bazen senden nefret ediyorum. Uzun süredir... Bunu kastetmedim, maviliğin anası...

Maviliğin anası. Fırtına meleği...
Söyledin, söz verdin.

Gökyüzünü gösterdin. "Yapabiliriz" dedin.

Bana bak, Olaylar bu kadar ciddileşirken sen neredeydin?

.. devedikenleriyle uzaklara uç. Çok komiksin Dan! Yatağın yanında çiçek dolu bir vazo. Kafanı kırdım. Yatağın ucunda. Ama bebek sabah öldü. Bir ismi vardı. Adı Thomas'dı. Zavallı küçük Tanrı...Kalbi bir voodoo davulu gibi atıyordu.

CANDY


İYİ ZAMANLARA ÖRNEK: AŞK VE YAZ
Başlangıç: Sydney, yaz


Kahretsin her şey o kadar güzel ki! O kadar aşığım ki. Candy'yle tanışalı bir ya da iki ay oldu. Şu aralar birbirimizin vücudunu keşfetmekle meşgulüz, tabii bunun yanında başka şeyleri de... O eroin kullandığımı, ben de onda biraz para olduğunu... Anlayacağınız ahlaksız olan her şeye pek hevesliydik. 


Candy şimdiye dek gördüğüm en mavi gözlere sahipti, tıpkı içinde kaybolduğun sis gibi... Kafanda bir tek eroin varken bunu yürütebilmek ne garip. Biriyle tanışıyorsun ve aklına başka düşünceler girebiliyor. Sanki Candy'yle tanışmak kaderimmiş gibi doğal geliyor. Eroin kullanırken işler daha zor gelir. Yalnız olmak daha kolaydır ancak ilişki yaşamak da güzeldir ve enerjini odaklamana yardımcı olur.


Birlikte tertiplediğimiz kredi kartı dümeninden sonra, Candy adrenalinin fazlasından hala sersem gibiydi. Ona göre Bonnie ve Clyde gibiydik. Ben yakışıklı, o güzel, ikimiz de büyüleyici, seks dolu ve dünyayı fethetmeye hazır. Bence daha çok Dunaway ve Betty gibiydik ama neyse, aşık olmak heyecan vericiydi.



KÖTÜ ZAMANLARA ÖRNEK:KAN VE ŞEKER


Çok sonra: Melbourne, kış


Aydınlıktaki günüm kararmaya başlamıştı. Bu büyük üzüntü karşısında iyi olan her şeye küfrediyordum. Üzüntü devasa bir yük gibiydi. Bastıran. Küçük mutluluklar çakıl taşları gibiydi. İçimdeki üzüntü büyüyüp genişledikçe, çakıl taşları gittikçe küçülüyordu, ta ki sona varıncaya dek... O kadar çok toz attım ki, moleküller arasında yer kalmadı. Artık kıpırdayacak yer yok. Yıllar böyle geldi, geçti...


Duramıyorum. Durmama imkan yok. Artık duramam. 

Aslında mümkün olduğunu biliyorum. ama bunun mümkün olabileceğini inandırabilecek bir hayal gücü yok. 


Kuraklık var. Ya da ani sel baskını. Eroinsizlikten oluşan ter basması. Yılda birkaç kez böyle şeyler olur. Tıpkı güneş tutulmasında ışığın karanlıktan akıp gelmesi gibi, sanki gizli bir mesaj edasıyla koşulların bir araya gelerek oluşturduğu bir şey.


                                  Luke  Davies  

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Hız Krallığı

"Hikayemin kötü tarafları yaşadığımız şartlar içinde bize miras kalmış olabilir. Çorak çölün ortasında ve vasat bir cennetin altında, yıllarca bir şekilde birbiri ardına bir şeyler yaşadık. Bazı günler sıcak güneşin altında kavrulurken, bazen de sert rüzgarla üşüdük. Geceleri çiyle ıslandık ve sayısız yıldızın sessizliğiyle kendimizi önemsiz hissettik. Bizler kendimizi bir şeye adamamış olan gösterişli ve bencil bir ordu gibiydik... Bizim tüm dayanıklılığımızı yok eden yırtıcı bir amaç, öyle ki parlaklığıyla önceki umutlarımızın hepsini yok edip giden şeffaf bir umut..."

T.E. LAWRENCE, Bilgeliğin Yedi Şartı


Kürtaj


Bir yabancının önünde soyunmak insanı kendisine ne kadar da yabancılaştırıyor. Bu gerçekten de yapmayı planladığımız şey değildi. Bedeniniz adeta kendisinden uzaklaşıp bu dünyaya yabancılaşıyor.
Yaşamımızın büyük bir bölümünü genellikle giysilerimizin altında, kişisel bir mahremiyet içinde geçiririz, ancak Vida bu genellemenin dışında kalıyor, onun bedeni, kayıp bir kıta gibi, kendi seçimi olan dinozorlarla tamamlanmış bir şekilde sınırlarının dışında yaşıyor.



Islıklara, hırıltılara, inlemelere, açık saçık laflara sebep olmadan hiçbir yere gidemiyorum. Ve tanıştığım bütün erkekler benimle yatmak istiyor. Yanlış bedene sahibim.



Kadınlar neden buna benzer bedenleri olmasını isterler bir türlü anlamıyorum. Ne kadar acayip görünüyorlar, onlar da kalkıp böyle bir bedene sahip olmak için deli gibi uğraşıyorlar, ne pahasına olursa olsun, diyetlere, ameliyatlara, iğnelere, açık saçık iç çamaşırlarıyla bu lanet olası şeylerden birini elde etmek için çabalıyorlar ve her şeyi deneyip de başarılı olamazlarsa sahtesini yapıyor o ahmak sürtükler. Pekala, burada bedava bir tane var. Gelin de alın pis orospular.
Neyin içine girdiklerini bilmiyorlar, belki bundan hoşlanıyorlar. Belki de bu bedenleri paranın çarkını döndürmek için kullanan kadınlar gibi hepsi birer pislik: Film yıldızları, mankenler, orospular.






Geleceğin benim için sakladığı daha bir yığın şey var bence.



Dünyada çok fazla çocuk var ama yeterince sevgi yok. Kürtaj tek çözüm. 


 Haksızlık bu. Sonunda başıma bunlar da mı gelecekti; bu çılgınlıkları yapmak, böyle şeyler hissetmek, böyle şeyler söylemek… 


 Yalnızca bedenimin sonsuza dek ihtiyacım olandan çok daha fazlasına sahip olduğunu düşündüğümden diğer şeylerin sade ve basit olmasını istedim. 


 Sanırım yaşamlarımızı yepyeni anlık törenlere, ayinlere dönüştürebilme yetimiz var; yapmak zorunda olduğumuz güç bir iş karşımıza çıktığında bu ayinlerin havasına girip sakin sakin rolümüzü oynuyoruz.
Yaşamımız tiyatroya dönüşüyor. 


 Bizler giderek müşkülpesent olurken hayattaki bazı şeylerin hep basit kalması ne gariptir. 


 Kaldırımda hala dün geceki kadının boş beyaz kağıtlarından arta kalan parçalar duruyordu. Korkunç yalnız görünüyorlardı. 


 Aşkın masumiyeti yalnızca yükselen fiziksel bir durumdu, öpücüklerimiz gibi şekillenmiş bir şey değil. 


 Dünyada bir sürü belki var ama yeterince insan yok. 


 Etrafım yeşil ağaçlarla, tuğlalarla ve bana ihtiyaç duyan insanlarla çevrili olarak bu çeşmenin yanında olmak hiç bir şey. 




Sanki bir geyikmiş gibi onu ürkütüp ormana kaçırmaktan korkarak bedeni üzerinde çalışmak olağanüstü bir şeydi.
Shakespeare’in bir sonesinin son dizeleri gibi şairane; ” Sevda bir bebekse eğer; böyle diyemez miyim ben de, / Büyümesini sürdüren şeye, büyümüş gözüyle bakamaz mıyım? “

Yüzü öylesine narindi ki: ağzı, gözleri, burnu, çenesi, yanaklarının kavisi, hepsi çok güzeldi. Kendisine bakıldığı için adeta acı çekiyordu. 



                                                                                                                   Richard Brautigan

16 Temmuz 2012 Pazartesi

ANNABEL LEE




Senelerce senelerce evveldi 
Bir deniz ülkesinde 
Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz 
İsmi; Annabel Lee 
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten 
Sevmekten başka beni 
O çocuk ben çocuk, memleketimiz 
O deniz ülkesiydi 
Sevdalı değil karasevdalıydık 
Ben ve Annabel Lee 
Göklerde uçan melekler 
Kıskanırlardı bizi 
Bir gün işte bu yüzden göze geldi 
O deniz ülkesinde 
Üşüdü bir rüzgarından bulutun 
Güzelim Annabel Lee 
Götürdüler el üstünde 
Koyup gittiler beni 
Mezarı oradadır şimdi 
O deniz ülkesinde
Biz daha bahtiyardık meleklerden 
Onlar kıskanırdı bizi 
Evet! Bu yüzden "Şahidimdir herkes ve deniz ülkesi" 
Bir gece rüzgarından bulutun 
Üşüdü gitti Annabel Lee 
Sevdadan yana kim olursa olsun 
Yaşca başca ileri 
Geçemezlerdi bizi 
Ne yedi kat göklerdeki melekler 
Ne deniz dibi cinleri 
Hiç biri ayıramaz beni senden 
Güzelim Annabel Lee 
Ay gelir ışır, hayalin erişir 
Güzelim Annabel Lee 
Orda gecelerim uzanır beklerim 
Sevgilim sevgilim hayatım gelinim 
O azgın sahildeki 
Yattığın yerde seni...

Edgar Allan Poe

10 Temmuz 2012 Salı

Ölmek Bir Sanattır

Ölmek bir sanattır.
Her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yaparım.
Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor.
Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor.
Bu konuda iddialıyım sanırım.
























İşte yine yaptım
Her on yılda bir
Böyle bir tane beceririm


Bir tür ayaklı mucize, tenim
Bir nazi lamba siperliği kadar parlak
Sağ ayağım


Tüy kadar hafif
Yüzüm ifadesiz, incecik
Yahudi kumaşından.


Çözün kundağı
Ah, sevgili düşmanım.
Korkutuyor muyum?


Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi?
Acı nefesi
Ertesi gün yok olacak.


Yakında, çok yakında
Vahim bir öldür gücü
Evimde, etimde olacak


Ve ben işte gülümseyen bir kadın.
Daha sadece otuzunda.
Ve kedi gibi dokuz canlıyım.


Bu üçüncü sefer.
Ne lüzumsuzluk
On yılda bir imha.


Bu ne çok iplik.
Çekirdek yiyen kalabalık
İtişir içeri görmek için


Ellerimi ayaklarımı çözmelerini 
Muhteşem soyunmalar.
Baylar, bayanlar


Bunlar ellerim benim,
Bunlar dizlerim.
Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,


Ben de onlardandım, tek tip kadın işte
İlk seferinde on yaşındaydım.
Kazaydı.


İkinci seferinde istedim
Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi.
Üstüstüme kapaklandım.


Tıpkı bir midye gibi.
Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları
Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan solucanları


Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Özellikle iyi yaparım.


Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.
Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.
Sanki gider gibi bir davete.


Bunu yapmak çok kolay bir hücrede
Ölmek ve kımıldamamak
Ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi


Güneşli bir günde geri gel
Aynı yere, aynı yüze, zalim
Eğlenen çığrışlara:


'Mucize!'
İşte bu yere yıkar beni.
Ama bir bedeli var.


Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var.
Kalbimi dinlemenin 
Hakikaten çalışıyor.


Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var.
Bir sözün veya bir dokunuşun.
Ya da biraz kanımı akıtmanın.


Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın.
Her doktor.
Her düşman.


Sizin eserinizim ben,
Paha biçilmez,
Altın topu bebeğinizim


Bir çığlığa eriyen
Dönüyorum ve yanıyorum.
Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.


Kül, kül 
Külü eşele bak.
Etten kemikten eser yok.


Bir kalıp sabun
Bir nişan yüzüğü
Altın bir diş.


Her tanrı, her şeytan
Savulun
Savulun.


Küllerin arasından
Doğrulurum kızıl saçlarımla
Ve çıtır çıtır adam yerim.

Sylvia Plath