4 Temmuz 2017 Salı

Dakikalardır masada duran bir tabak üzüme bakıp duruyorum. Ne yapabilirim? Elimden ne gelir? Neyi eksik yapıyorum? Anlamadığım ne? Bu tanıdık bir çaresizlik. 
                Yirmi dört yaşındayım, kendimi hem çocuk gibi hissediyorum hem de tükenmiş bir kadın gibi. Kelimelerle ifade etmesi zor. Gençlik sanki kayıp. Hiç yaşamadığım bir dönem… Hatırladığım en eski anı balkondan babamın eve dönüşünü bekleyişim, çok bulanık. Kardeşim olmadığı için annem ve babam tüm sevgisini bana verdi, hatta birbirlerine beslemeleri gereken sevgiyi bile. Onların derin sevgisi ve abartılı koruyucu tavrı beni küçük bir alana hapsetti. Oyuncak bebeklerimle tekli koltuğun üzerinde bir dünyam vardı ama orada sırtım dönük otururken her şeyi duydum, her şeyi gördüm. Bir çocuğum olsa asla görmemesini isteyeceğim türden şeyleri...
                Babamın alkol problemi olduğunu kabul etmem zor oldu. Bir kızın ilk aşkı babasıdır gibi bayağı tuhaf bir söz vardır. Babam benim için daha çok oyun arkadaşı ve kardeş gibiydi. Beni dünyadaki her şeyden çok sevdiğini bilirdim. Ama akşamları tıpkı hikayedeki gibi kötü kurt olunca, bağırıyor ve sonra da susuyordu. Annemiz hep öfkeliydi. Hep mutsuzdu. Bu huyu için anneme öfke beslerdim. Neden biraz olsun gülmeye çalışmıyordu? Neden babamın sinirlenmesine neden oluyordu? Neden sözlerine dikkat etmiyordu? Doğrusu bugün bile sözleri anlamsız ve faydasız, diken gibi batmaktan ve kanatmaktan başka bir fonksiyonu yok. 
                Annemin takıntıları var. Eve birinin girmesinden, yolda bir evsizin ona dokunmasından, çamaşır makinesindeki bir arızadan dolayı üst kattaki pis suyun çamaşırlarımıza bulaşmasından korkuyor. Pencerelerin önüne biblo, kapını üzerine kağıt koyarak kapalı olduklarından emin oluyor. Bu davranış bozukluğu ona anneannemden hatıra, hala da en çok yüklendiği çocuğu annemdir ama hepsini yönetir. Annem, hayatı boyunca kendi annesi başta olmak üzere herkes tarafından ezilmiş bir kadın ve çok güzel. Sadece fiziksel olarak değil, tüm anlamlarıyla güzel.
                İşin tuhaf yanı babam annemi, annemse babamı suçluyor ama hangisinin önce tedaviye ihtiyacı olduğunu tam hatırlayamıyoruz. İkisini de doktora gitmeye ikna ettim elbette. Günümün yarısını tezler ve uzmanlar tarafından yazılmış kitaplar okuyarak geçirdim ve dedim ki: “doktora gitmenizi istiyorum.” Gittiler. Ama iyileşmek istiyorsanız ilaçtan fazlası gerekir. 
                Babam bu hafta dördüncü kez gizlice sarhoş oldu ve bu konuda çok ketum. Konuşmaya çalıştım ve bence korkunç bir hataydı. Söylediğim hiçbir şey zihnine ulaşmadı, tıpkı şuan olduğu gibi gözlerim ağlamaktan şişti. Neden ağlıyorum? Çoğunlukla sinirden, birazcık çaresizlikten ve biraz da korkudan. Bunu hak etmiyorum. Kimse etmez. Bugün ona bayağı ters davrandım ve saat 2’den beri içtiği ve dün de içmiş olduğu için tam olarak ayık değildi. İşte alkolizmin en beter yanı budur. Asla konuşacak doğru anı yakalayamazsınız. Ya ayılıyordur ya da yeni yeni sarhoş oluyordur.

                Bana bir tabak üzüm getirip masama bıraktı, zorla birkaç tane de ağzıma tıktı. Bırakıp gitmek ve bu saçmalıklara daha fazla katlanmak istemiyorum. Yaşlandığımı, eridiğimi, gözlerimin artık boş baktığını görüyorum. Ama çekip gitmeyi zorlaştıran da bu işte. Bir tabak üzüm, bir sembol, beni buraya bağlayan zincir. Geleceğime bakıyorum ve kendimi göremiyorum. Ben yokum. Benim dışımda herkes bir yerlerde ama ben yokum. Silinmişim sanki. Kendim için bir şeyler yaptığımı hatırlamıyorum ya da nasihat veren birini... Evin annesi ben oldum.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Franny


...sonra birden ve büyük bir süratle tuvaletteki yedi sekiz kabinden en uzak ve en kişiliksiz görünenine gitti. Şansına içeri girmek için para atmak gerekmiyordu. Kapıyı arkasından örttü ve azıcık güçlük çekerek sürgüyü kilitli konuma getirdi. Böylesi bir çevreye aldırdığına dair herhangi bir belirti göstermeksizin oturdu. Kendini daha küçük, daha yoğun bir birim haline getirmek istermişçesine dizlerini sımsıkı birleştirdi.  Ondan sonra, ellerini dikey olarak gözlerinin üzerine koyup topuklarını kuvvetle yere bastırdı; optik siniri felce uğratıp tüm görüntüleri uzay boşluğu gibi bir siyahlığın içinde boğmak istiyordu sanki. Gerilip uzamış parmakları titremekle birlikte ya da titredikleri için garip bir biçimde zarif ve güzel görünüyorlardı. Franny, havada asılı bir an boyunca bu gergin, neredeyse ceninsel konumda kaldı ve sonra da boşandı artık. Tam beş dakika süreyle ağladı. Keder ve mahçubiyetin o gürültülü gösterilerinin hiçbirini bastırmaya çabalamadan: kriz geçiren bir çocuğun yarı kapalı gırtlak kapağından dışarı çıkmak isteyen soluğunu koyverirken boğazından çıkardığı bütün o katılma seslerini çıkararak. Ama yine de sonunda durduğunda sadece durdu; şiddetli bir iç dış patlamayı genellikle izleyen sancılı, bıçak gibi iç çekmeler olmadan duruverdi. 


Durduğunda sanki zihninde çok önemli ve ciddi bir kutup değişikliği, bedeni üzerinde anında sakinleştitrici etki yaratan bir değişim olmuş gibiydi. Gözyaşlarından yol yol olmuş fakat adamakıllı ifadesiz, adeta boş ve anlamsız yüzüyle çantasını yerden aldı, açtı ve bezelye yeşili kumaşla ciltlenmiş küçük kitabı çıkardı. Onu kucağına, daha doğrusu dizlerine, koydu ve bezelye yeşili kumaş ciltli küçük bir kitabın bulunabileceği en iyi yer orasıymış gibi gözünü dikip onu seyretmeye koyuldu. Bir an sonra kitabı oradan aldı, göğüs hizasına kaldırdı ve onu bedenine bastırdı, sıkıca, kısacık bir süre için. Sonra onu yeniden çantasına koydu, ayağa kalktı ve kabinden çıktı. Yüzünü soğuk suyla yıkadı, yukarıdaki raflardan birinden aldığı havluyla kuruladı, dudak boyasını tazeledi, saçını taradı ve tuvaletten çıktı.


"Tek bildiğim şu, aklımı kaçırıyorum." dedi Franny. "Ego ego ego. Bıktım usandım. Kendiminkinden de, başkalarınınkinden de. Bir yere varmak, farklı ve ayrıcalıklı bir şeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen herkesden bıktım usandım. İğrenç bir şey bu, iğrenç iğrenç! Kimin ne dediği umurumda bile değil."


Lane bu sözler üzerine kaşlarını kaldırdı ve görüşünü daha iyi belirtmek için arkasına yaslandı. "Sırf rekabetten korkmadığına emin misin?" dedi önceden hesaplanmış bir sukunetle. "Bu işten fazla anlamam ama iyi bir psikanalist, yani gerçekten yetenekli biri, senin bu sözlerini muhtemelen..."


"Rekabetten filan korktuğum yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet edeceğimden korkuyorum ben. Beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım Tiyatro Bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullandırılmışım diye, alkışlardan ve insanların benim için deli divane olmasından hoşlanıyorum diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. Tam bir hiç kimse olacak cesaretimin olmamasından usandım. Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım."



Hafifçe içini çekti ama ahizeyi kulağında tutmaya devam etti. Bağlantının resmen kesilmesini tabii ki çevir sesi izledi. Franny bu sinyali, dinlemesi olağanüstü güzel bir şey olarak, daha doğrusu, temel sesizliğin yerini dünyada tutabilecek en güzel ses olarak algılamış olmalıydı. Ama bunu dinlemekten ne zaman vazgeçeceğini de biliyormuş gibiydi aynı zamanda, sanki dünyada ne kadar bilgelik varsa iyi kötü, hepsi birden bire kendisinin olmuş gibi. Ahizeyi yerine bıraktığında, bundan sonra ne yapacağını da biliyormuş gibi bir hali vardı. Sigara ile ilgili öteberiyi kaldırdıktan sonra üstüne oturduğu yatağın poplin örtüsünü açtı, terliklerini çıkardı ve yatağa girdi. Derin, deliksiz bir uykuya geçmeden önce birkaç dakika sessiz sedasız yattı öylece, tavana doğru gülümseyerek.

Franny And Zooey
J.D. Salinger

22 Temmuz 2012 Pazar

El Laberinto Del Fauno


Bir zamanlar, hiç yalanın ve acının olmadığı bir yeraltı krallığında insanların dünyasının hayalini kuran bir prenses yaşarmış. Mavi gökyüzünü, meltemi ve parlayan güneşi hayal edermiş. Günün birinde muhafızlarını atlatan prenses saraydan kaçmış. Ama dışarı çıktığında güneşin parlaklığı onu kör etmiş ve geçmişe ait izleri hafızasından silmiş. Prenses nereden geldiğini ve kim olduğunu unutmuş. Vücudu soğuktan, hastalıktan ve acıdan mustarip olmuş. Sonunda da ölmüş. Ama kral babası, ruhunun günün birinde yeni bir bedende, başka bir yer ve zamanda geri döneceğine eminmiş. O yüzden son nefesini verene kadar kızını bekleye ant içmiş. Ta ki dünya durana dek...
                                   
Ve anlatılanlara göre Prenses babasının krallığına geri dönmüş. Temiz kalbi ve adaletiyle yüzyıllarca hüküm sürmüş. Halkı tarafından çok sevilen biri olmuş. Yeryüzünde yaşadığı sürece arkasında bıraktığı izler ise sadece bakmasına bilene görünürmüş.




''Büyüyorsun. Yakında hayatın peri masalına benzemediğini öğreneceksin. Dünya zalim bi yer, zamanla öğreneceksin. İncinsen bile... O kadar çok adım oldu ki ve bunlar da yalnızca ağaçların ve rüzgarların söyleyebileceği isimler olmuştur. Ben dağım, orman ve rüzgarın ta kendisiyim. Bendeniz Pan'ım.''







Kederli ve uzak bir ülkede sert ve kara taşlardan oluşmuş kocaman bir dağ varmış. Gün batımında, dağın tepesinde onu yerinden koparana ölümsüzlük veren bir gül açarmış. Ama kimse yanına dahi yaklaşmaya cesaret edemezmiş. Çünkü dikenleri ölümcül bir zehirle doluymuş. İnsanlar kendi aralarında ölüm korkusundan, acıdan söz eder ama vaat edilen ebedi yaşamdan kimse bahsetmezmiş. Böylece gül,mirasını kimseye yadigâr bırakamadan her geçen gün solmaya devam etmiş. Hem de o unutulmuş, soğuk ve karanlık dağın tepesinde... Sonsuza kadar tek başına...


El Laberinto Del Fauno

2006

Guillermo Del Toro

Kimi İnsanlar

Kimi insanların başkalarıyla arası bozuktur, kendileriyle arası bozuktur, yaşamla arası bozuktur. Bu kişiler tiyatro oynar ve oynadıkları oyunun metnini, yoksun bırakıldıkları şeye göre yazar.


Paulo Coelho,  Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum,Ağladım

The Catcher in The Rye


Büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk... Başka kimse yok ortalıkta, yetişkin hiç kimse yani, benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum... Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgınca bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgınca bir şey...

J.D Salinger - The Catcher in The Rye 

20 Temmuz 2012 Cuma

Lovecraft


"Bi­lin­me­ye­nin sı­nı­rı son­suz­lu­ğun ve sınırsızlığın üst ­ta­ba­ka­sı­nı ka­zı­mak­tan baş­ka bir­şey ya­pa­maz."



"Yeryüzündeki en merhametli şey, insan zihninin çevresindeki her şeyle bağlantı kurma konusundaki yetersizliğidir herhalde. 
Sonsuzluğun kara denizlerinin ortasındaki dingin bir cehalet adasında yaşıyoruz ve çok uzaklara yolculuk etmek bize göre değil. Her biri kendi yönünde ilerlemeye çalışan bilimler, şimdiye dek bize pek zarar getirmedi. Ancak günün birinde ayrık bilgilerin birleştirilmesi önümüze öylesine korkunç gerçeklik manzaraları serecek ve oradaki tatsız konumumuzu açığa vuracak ki ya bu keşif karşısında çıldıracağız ya da ölümcül ışıktan kaçıp yeni bir Orta Çağın huzuruna ve güvenliğine sığınacağız."

H. P. Lovecraft


melancholia

film 2011

Lars von Trier

Kuzgun



Yem olmamak için azgın fırtınaya, sığınmıştım bir ardıcın kovuğuna;
Sabırsızlıkla beklerken sabahı, ilişti gözlerime sıcak bir odanın
aydınlığı.
Gözlerimi diktim camlara, baktım içeride genç bir adam tek başına
oturmakta;
Ölümün gölgesi düşmüş gözlerine, başı önde derin derin düşünmekte
Kendi çilem yetmezmiş gibi bana, uçtum yüzü kederle güzelleşen bu
adama
Mezer taşını andıran bir koltukta oturan o yıkılmış adama.


Kasvetli bir gece yarısı, düşünürken zayıf, tasalı
Yabansı, tuhaf sesi üzerine eski, unutulmuş bilgilerin,
Uykunun eşiğinde düşerken başım öne, aniden bir tıkırtı geldi içeriye
Sanki biri usulca vurdu, vurdu kapısına odamın
"Bir ziyaretçi olmalı," diye mırıldandım, "bir ziyaretçi çalıyor kapısını
odamın
Yalnızca bu, başka bir şey değil."






Korkunca kanatlarımın sesinden, ürküttüm onu istemeden,
Başladı kendi kendine konuşmaya, belki de ihtiyacı vardı bir arkadaşa
Nasıl bir acıydı onu böyle içine döndüren, gözleri açıkken kabuslar
gördüren,
Keşke konuşacak kadar gelişmiş olsaydı dilim, bu düşküne hemen yardım
ederdim
O ise unuttu bile beni, unuttu odasının önündeki gölgemi.
Anlamsızca mırıldanıyor dudakları, yitik bir bakışı gizliyor
gözkapakları.




Ah, çok iyi anımsıyorun, solgun bir aralıktı
Ölen her kor bırakıyordu hayaletini döşemeye ayrı ayrı
Nasıl diledim nasıl, bir sabah olsa; -ödünç almak için aradım kitaplarımda
Acının ara verdiği anı boşuna -yitirdiğim Lenore'un verdiği acı-
O eşsiz, ay yüzlü masum kız, meleklerce konmuştu Lenore adı,
Sonsuzluğa karışan o yitik adı


Fısıldayınca böyle sevgilisinin adını, yaşayacak sanıyor yeniden o
tutkulu anları
Buruk bir sanrı salınıyor tüllerle, salınıyor tüllere bürünmüş bir
genç kız görünümünde
Salınıyor ışığın aydınlatmaya yetmediği bu alacakaranlık adamın
yüreğinde,
Bitmek tükenmek bilmeyen o uğursuz kış gecesinde,
Titrek bacaklarının üzerinde doğrularak, dinlemeye çalışıyor o tuhaf
hayali
En renkli düşlerin bile özlemini dindiremeyeceği o narin hayali


İpeksi mor perdelerin üzgün, kararsız sesi
Ürküttü beni, o güne kadar hissetmediğim bir dehşetti kaplayan içimi
Hızla çarparken yüreğim, sürekli yineledim
"Bir ziyaretçi," dedim, "içeri girmeyi diliyor kapısında odamın
Geç kalmış bir ziyaretçi, girmeyi diliyor kapısında odamın
Hepsi bu, başka bir şey değil"


Dikkatsiz bir kıpırdanış, fark ettirdi beni, fark ettirdi kara
gölgemi.
Yine de anlamış değil, benim yalnızca bir kuş olduğumu;
Ona yardım etmek için güvenli yuvamı bırakıp penceresine konduğumu.
O kendi cinnetini büyüterek içinde, savuruyor belleğini karanlık
rüzgarların önüne;
Gizli bir zevk de alıyor bundan, damarlarında dolaşan o katıksız
acıdan.
İşitiyorum korkusunu duvarların ardından, görüyorum sararmış yüzünü
pencerenin kenarından.


Ruhuma güç geldi aniden, artık ikircime düşmeden
"Bayım," dedim, "ya da bayan, diliyorum sizden affımı
Ancak şudur olan, uyukluyordum, çalındı kapım,
Çalındı belli belirsiz, kapımı tıkırdatan sizdiniz;
Öyle ki emin olamadım duyduğuma bir tıkırtı" - İşte açtım ardına dek kapımı;
- Yalnızca karanlık, başka bir şey değil


Yanlış yerde arıyor beni, bir insan sanıyor bu solgun sisler içinde
bekleyeni.
Çok genç sayılmasa da tanıyamamış daha insanoğlunu;
Umut diye onlara sesleniyor hala, hiç anlayamamış yaşamı bu zavallı
budala.
KAhrediyorum dilsizliğime, seslenmek isterdim bu talihsiz şaire;
Boşuna dikme gözlerini gecenin sisine, o genç kızın hayalini artık
bekleme,
O çoktan karıştı toprağın tenine, çoktan alıştı sessizliğin sesine.


Karanlığın derinliklerini gözledim, uzun süre orada korkuyla merakla bekledim
Şüpheyle düşledim hiçbir ölümlünün düşünmeye cesaret edemeyeceği düşler;
Ama sürekliydi sessizlik ve hiçbir yanıt vermedi
Söylenen tek sözcük, fısıldanan bu addı, "Lenore?"
Fısıldadım, yankı bana fısıldadı yeniden, "Lenore!"
Yalnızca bu, başka bir şey değil.


Odama döndüğümde, bütün ruhum yanıyordu bedenimde.
Yeniden duydum daha güçlü bir tıkırtı,
"Eminim," dedim, "eminim, bu bir şey penceremin kafesindeki;
Bakmalı ne ise oradaki, çözmeli bu sırrı;
Yalnızca rüzgar, başka bir şey değil!


Kepengi açınca, gördüm kanat çırpan telaşla,
Geçmişin kutsal günlerinden gelen heybetli bir kuzgun,
Aldırmadan hiç bana, durup dinlemeden bir dakika,
Bir lord ya da lady edasıyla, tündei odamın kapısına,
Tünedi Pallas büstüne, duran kapımın hemen üstünde;
Tünedi ve oturdu, hepsi bu.


Bu abanoz siyahı kuş takındığı sert, kara ifadeyle,
Döndürdü karamsarlığımı bir gülümsemeye.
Dedim: "Kesinlikle korkak değilsin, kırık olmasına rağmen sorgucun,
Gecenin kıyısından gelen, ölüye benzeyen antik kuzgun,
Söyle nedir gecenin ölüler kıyısındaki adın!"
Dedi: "Hiçbir zaman!"


Şaşırdım bu tuhaf kuşun konuşmasına, böyle açıkça,
Çok kısa ve ilgisiz olmasına rağmen yanıtı;
Katılmadan edemeyiz bu fikre kutsanmamıştır hiç kimse
oda kapısının üstünde bir kuş görmekle;
Kuş ya da canavar tüneyen kapısının üstündeki büste,
anılan "Hiçbir zaman" gibi bir isimle.


Ama kuzgun tek başına oturarak sakin büstün üzerine;
Yalnızca bir sözcük söyledi, o sözcük taşıyordu sanki ruhundan;
Ne tek bir tüyünü kıpırdattı, ne de başka bir şey çıktı ağzından.
Ta ki ben zoraki mırıldanana kadar, "Daha önce diğer arkadaşları uçup gitti;
Yarın o da terk edecek beni, tıpkı uçup giden umutlarım gibi,
Ama kuş dedi: "Hiçbir zaman!"


Ürktüm sessizliği bozan bu yerinde yanıttan,
"Kuşkusuz," dedim, "bildiği bu birkaç sözcüğü,
Öğrenmiş, insafsız belaların kovaldığı mutsuz bir sahipten;
Şarkıları tek nakarat oluncaya kadar kovalanan o mutsuz kişiden.
Öğrenmiş, umudun ağıdı olan şu kederli nakaratı:
"Hiç-hiçbir zaman!"


Ama kuzgun hala döndürüyordu hayalimi gülümsemeye;
Oturdum kuşun, büstün, kapının önündeki koltuğun üstüne;
Gömüldükçe kadife yastığın içine, gömüldüm hayalden hayale,
Düşündüm geçmişten gelen bu uğursuz kuşu;
Geçmişten gelen bu zalim, tuhaf, korkunç, sıkıcı, uğursuz kuşu.
O tekrarladı ilençli sesiyle, "Hiçbir zaman!"


Oturup, tahmine koyuldum tek hece söylemeden kuşa,
Ateşli gözleri kalbimi dağlayan kuşa;
Tahminimi sürdürdüm yaslayarak başımı;
Lambadan süzülen ışığın aydınlattığı yastığın kadife kumaşına,
Lambanın aydınlattığı menekşe moru kadife şekilleniyordu ışıkla;
O hiç yaslanamayacak, ah! Hiçbir zaman, bir daha!


Sanki hava ağırlaştı gizli bir buhurun kokusuyla; sallandı yer,
Ayaksız meleklerin adımlarıyla, ayak sesleri dönüştü tüy kaplı zeminde
çıngırak seslerine.
"Zavallı," diye bağırdım kendime, "Tanrın gönderdi bu iksiri sana
melekleriyle,
Unutasın diye bir an Lenore'un anılarını.
İç, kana kana iç bu ilacı, unut artık şu yitik Lenore'un aşkını!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"


"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Bir kışkırtıcı mıydı seni gönderen, ya da fırtına mı bu kıyıya getiren,
Yine de çok cesursun bu ıssız, büyülenmiş yerde-
Korkunun terk etmediği bu evde -yalvarırım bana doğruyu söyle-
Var mı? Var mı umar Tur-i Sina'da? -söyle- yalvarırım söyle!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"


"Peygamber!" dedim, "ilençli varlık! -kuş ya da şeytan, yine peygamber!-
Üzerimizde uzanan cennet adına, ikimizin inandığı tanrı adına;
Söyle bu hüzün yüklü ruha, o uzak cennette,
Sarılabilecek miyim, meleklerin Lenore diye adlandırdığı o kutsal kıza?
Sarılabilecek miyim meleklerin Lenore diye andığı o eşsiz, ay yüzlü kıza?
Kuzgun dedi: "Hiç - hiçbir zaman!"


"Bu sözcük ayrılığımıza işaret olsun kuş ya da iblis!" diye bağırdım.
"Geri dön fırtınana, dön gecenin ölüler kıyısındaki diyarına!
Tek bir kara tüyünü bile bırakma, işareti olarak ruhunun söylediği o yalanın!
Yalnızlığımı bozma! Kapımın üstündeki büstü terk et!
Gaganı çıkar yüreğimden, bedenini kapıdan al git!"
Kuzgun dedi: "Hiçbir zaman!"


Kuzgun bir an olsun ayrılmadı, oturdukça oturdu,
Oturdukça oturdu oda kapımın hemen üstündeki Pallas büstünde;
Benziyordu gözleri hayal kuran bir şeytanın görüntüsüne,
Vuruyordu kara gölgesini yere lambadan yansıyan ışık;
Kapalı kaldu ruhum bu kara gölgenin içinde,
Kurtulamayacak - Hiçbir zaman!


Edgar Allan Poe